Görevi Tanımsız Sportif Direktörlük Yapılabilir mi?
Bir kulüpte
transferi başkan yapıyorsa, teknik direktör altyapıya karar veriyorsa, yönetim
kurulu scout raporlarına müdahale ediyorsa, menajerler oyuncu planlamasını
etkiliyorsa ve sportif direktör yalnızca toplantılara katılıyorsa, o kulüpte
sportif direktör vardır. Ama sportif direktörlük yoktur.
Modern
futbolun en ilginç çelişkilerinden biri tam da burada başlıyor.
Bugün
dünyanın hemen her kulübü organizasyon şemasına bir sportif direktör ekliyor.
Ancak aynı kulüplerin önemli bir bölümü bu görevin neyi kapsadığını, hangi
yetkilere sahip olduğunu ve hangi sonuçlardan sorumlu tutulacağını açık biçimde
tanımlamıyor. Sonrasında işler kötü gittiğinde kişiler tartışılıyor, görevler
değil. İsimler değişiyor, koltuklar değişiyor, hatta bazen bütün kadrolar değişiyor.
Fakat sonuç değişmiyor.
Çünkü çoğu
zaman sorun insanlar değil, insanların içinde çalışmaya zorlandığı sistem
oluyor.
Futbol uzun
yıllar boyunca teknik direktörlerin oyunu olarak anlatıldı. Takım kazanıyorsa
kahraman teknik direktördü. Kaybediyorsa suçlu da yine teknik direktördü. Ancak
futbol ekonomisinin büyümesi, oyuncu pazarının küreselleşmesi ve kulüplerin
giderek daha karmaşık organizasyonlara dönüşmesi yeni bir ihtiyacı ortaya
çıkardı. Artık kulüpler yalnızca maç kazanacak insanlara değil, sürdürülebilir
karar mekanizmalarına da ihtiyaç duyuyordu.
Sportif
direktörlük işte bu ihtiyaçtan doğdu.
Amaç teknik
direktörü denetlemek değildi.
Amaç kulübün
futbol hafızasını korumaktı.
Teknik
direktörler gelir ve gider. Başkanlar değişir. Yönetimler değişir. Oyuncular
değişir. Ancak kulübün futbol kimliği yaşamaya devam etmek zorundadır. Modern
sportif direktörlüğün varlık sebebi de tam olarak budur.
Bu modelin
en başarılı örneklerinden biri Manchester City'de görüldü. Pep Guardiola'nın
futbol tarihindeki yerini tartışmaya gerek yok. Ancak Manchester City'nin
başarısını yalnızca Guardiola ile açıklamak da eksik kalır. Yıllarca kulübün
futbol yapılanmasının merkezinde bulunan Txiki Begiristain, oyuncu
profillerinden scout organizasyonuna, teknik direktör seçimlerinden uzun vadeli
planlamaya kadar birçok kritik sürecin mimarlarından biri oldu.
Buradaki
önemli ayrıntı çoğu zaman gözden kaçıyor.
Pep
Guardiola sistemin en görünür yüzüydü. Ama sistem yalnızca Pep Guardiola'dan
ibaret değildi.
Futbol
tarihi bize sürekli aynı şeyi söylüyor. Bireyler başarıyı başlatabilir. Yapılar
ise başarıyı sürdürülebilir hale getirir.
Benzer bir
hikâyeyi Sevilla'da gördük. Monchi çoğu zaman "iyi transfer yapan
adam" olarak anlatılır. Oysa bu tanım eksiktir. Monchi'nin asıl başarısı
oyuncu bulmak değil, karar alma sistemi kurmaktı. Scout departmanı ne
yapacağını biliyordu. Teknik direktör ne yapacağını biliyordu. Yönetim ne
yapacağını biliyordu. Yetkiler tanımlanmış, sorumluluklar belirlenmişti.
Kurumsal
dünyada buna hesap verebilirlik denir.
Futbolda ise
buna kültür deriz.
Aslında
ikisi aynı şeydir.
Bazı isimler
ise sportif direktörlük ile teknik direktörlük arasındaki çizginin sanıldığı
kadar keskin olmadığını gösterdi. Ralf Rangnick bunun en güçlü örneklerinden
biri oldu. Kariyerinin farklı dönemlerinde teknik direktörlük yaptı, futbol
direktörlüğü yaptı ve kulüp yapılanmaları tasarladı. Ancak görevi değişse de
amacı değişmedi.
Bir futbol
sistemi inşa etmek.
Bugün Avrupa
futbolunda ayrı bir okul olarak kabul edilen birçok yapının temelinde aslında
bu düşünce yatıyor. Çünkü modern futbol artık yalnızca saha kenarında karar
veren teknik adamlara değil, saha dışındaki sistemi tasarlayan futbol
mimarlarına da ihtiyaç duyuyor.
Peki
kulüpler doğru modeli biliyorsa sorun nerede başlıyor?
Belki de
cevap düşündüğümüzden daha basit.
Sabırsızlık.
Modern
futbolda birçok kulüp ne yapması gerektiğini biliyor. Doğru scout organizasyonu
kurmak gerektiğini biliyor. Altyapı ile A takım arasında köprü kurulması
gerektiğini biliyor. Veriye dayalı karar süreçlerinin önemini biliyor. Uzun
vadeli planlamanın değerini biliyor.
Sorun bilgi
eksikliği değil.
Sorun zaman
vermek istememek.
Bir yıldız
transferi sosyal medyada birkaç saat içinde heyecan yaratır. Bir scout
sisteminin sonuç vermesi bazen üç yıl sürer. Teknik direktör değişikliği ertesi
gün manşetlere çıkar. Bir futbol kültürü inşa etmek ise yıllar ister.
Bu yüzden
birçok kulüp uzun vadeli istikrarı, kısa vadeli coşkuya feda eder.
Popülizm
yalnızca siyasetin sorunu değildir.
Futbolun da
sorunudur.
Çünkü
taraftar alkışını bugün duymak isteyen yöneticiler, çoğu zaman yarının
başarısını inşa etmekten vazgeçerler.
İşte tam bu
noktada sportif direktörlük futbolun en zor görevlerinden birine dönüşür.
Başkan güçlüdür. Yönetim kurulu aktiftir. Teknik direktör transfer kararlarında
söz sahibi olmak ister. Menajerler kulüp üzerinde etkilidir. Medya her gün yeni
gündem üretir. Taraftar sabırsızdır.
Sonra bütün
bu baskıların ortasına bir sportif direktör yerleştirilir.
Ancak
transfer kararını o vermez.
Teknik
direktörü o seçmez.
Bütçeyi o
yönetmez.
Altyapıyı o
şekillendirmez.
Scout
organizasyonunu o kuramaz.
Fakat sezon
sonunda hesap vermesi beklenen kişi yine odur.
İşte
futbolun en büyük yönetim paradokslarından biri burada ortaya çıkar.
Yetki
olmadan sorumluluk verilebilir mi?
Kurumsal
dünyada bu sorunun cevabı nettir.
Hayır.
Futbolda ise
yıllardır tam olarak bunu yapıyoruz.
Aslında bu
durumun en çarpıcı örneklerinden biri futboldan değil, beyzboldan gelir.
Moneyball çoğu zaman veri analitiğinin hikâyesi olarak anlatılır. Oysa filmin
merkezindeki mesele veri değildir. Yönetimdir. Billy Beane'in başarısı yalnızca
rakamlardan değil, yetki ile sorumluluğun aynı elde toplanmış olmasından
kaynaklanıyordu. Hedef netti. Yetki netti. Sorumluluk netti. Bu nedenle başarı
da başarısızlık da ölçülebiliyordu.
Bugün birçok
kulüp veriyi satın alabiliyor.
Yapay zekâ
araçlarına ulaşabiliyor.
Analiz
departmanları kurabiliyor.
Ama
organizasyon şemasını düzeltemiyor.
Sorun
teknoloji eksikliği değil. Yönetim tasarımı eksikliği.
Bu yüzden
Brighton, Brentford veya Atalanta gibi kulüplerin hikâyelerini yalnızca
transfer başarısı üzerinden okumak yanıltıcıdır. Bu kulüplerin en büyük
başarısı oyuncu bulmaları değil, doğru insanlara yeterince uzun süre
güvenmeleridir. Teknik direktörleri değişse bile yönlerini kaybetmemeleri,
oyuncuları satılsa bile rekabetçi kalabilmeleri tesadüf değildir.
Çünkü futbol
akıllarını bireylere değil, sisteme bağlamışlardır.
Belki de
bugün futbolun sorması gereken asıl soru şudur:
Kulüpler
gerçekten sportif direktör mü istiyor?
Yoksa
yalnızca sportif direktör unvanı mı istiyor?
Bu ikisi
aynı şey değildir.
Çünkü
sportif direktörlük bir kartvizit değildir. Bir transfer makamı değildir. Bir
basın toplantısı görevi değildir.
Sportif
direktörlük, kulübün futbol aklını günlük sonuçların gürültüsünden koruma
sanatıdır.
Açık
iletişim gerektirir. Net görev tanımları gerektirir. Yetki paylaşımı
gerektirir. Ve en önemlisi herkesin kendi sınırlarını kabul etmesini
gerektirir.
Futbol
tarihinde başarısız olmuş birçok sportif direktör vardır. Başarısız olmuş
birçok teknik direktör de. Başarısız olmuş birçok başkan da.
Ancak bazen
başarısız olan insanlar değildir.
Başarısız
olan, neyi kimin yapacağını tarif edemeyen yapılardır.
Çünkü modern
futbolda mesele yalnızca doğru insanı bulmak değildir.
Doğru insanı
doğru göreve yerleştirmektir.
Daha da
önemlisi, o görevin sınırlarını herkes için görünür hale getirmektir.
Ve belki de
bugün futbolun en büyük sorunu kötü sportif direktörler değil;
Ne yapması
gerektiği hiç tanımlanmamış sportif direktörlerdir.

Yorumlar
Yorum Gönder